Padişahın yıkayıp defnettiği Bergamalı sarhoş

BU HABERİ YAYINLAYAN DİĞER HABER KAYNAKLARI
  • Google
  • Google
  • Google
  • Google
  • Google
  • Google
  • Google
Padişahın yıkayıp defnettiği Bergamalı sarhoş

Padişahın yıkayıp defnettiği Bergamalı sarhoş

Padişahın yıkayıp defnettiği Bergamalı sarhoş
DERLEYEN: FURKAN GÜNLER

Türbesi Unkapanı’nda yer alan Nalıncı Baba’nın ibretlik kıssasını bilir misiniz? Onu şahsen Padişah yıkayıp defnetmiştir.

 

 


Olay şöyle gerçekleşmiştir:

Sultan Murat Han (III. Murat) o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister, sonra vazgeçer. Keyifli deseniz yok, üzüntülü deseniz hiç yok. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:

 

– Hayrola efendim canınızı sıkan bir şey mi var?

– Akşam garip bir rüya gördüm.

– Hayırdır inşaallah.

– Hayır mı, şer mi öğreneceğiz.

– Nasıl yani?

– Hazırlan dışarı çıkıyoruz.

 


Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. 


Çabuk ve istikrarlı adımlarla Beyazıd’a çıkar, döner Vefa’ya. Zeyrek’ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarlarında soluklanır. Etrafına daha bir titiz bakınır. İşte tam o sıra, orta yerde yatan bir beden gözlerine batar. Sorarlar. Kimdir bu? 


Halk Müziği- Aman hocam hiç bulaşma derler, ayyaşın meyhur’un biri işte.


– Nerden biliyorsunuz?


– Müsaade ette bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz.


ÖFKELI KOMŞULAR

Bir başkası tafsilata girer.

-Biliyor musunuz? Doğrusu iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısında çalışır, nalının hasını yapar. Oysa kazandıklarını içkiye, fuhşa harcar. Keza şişe şişe şarap taşır evine, ayrıca nerede namlı mimli kadın varsa takar peşine.


Hele yaşlının biri çok öfkelidir.

-İsterseniz komşulara sorun. Sorun bakalım, onu bir kere olsun cemaatte görebilen olmuş mu?


Hasılı mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdil-i giysi mollalar kalırlar mı besbelli. Bütün Vezir de toparlanıyordur ancak padişah önünü keser.

– Nereye?


– Bilmem. Bu adamdan uzakta durmayı yeğlersiniz sanırım.


– Ahali bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem. Lakin biz gidemeyiz. Pek ya da böyle tebamızdır. Defnini tamamlasak gerek.

– İyi ya, saraydan birkaç öğretmen yollar, kurtuluruz vebalden.

– Olmaz. Rüyadaki hikmeti çözemedik daha.


– Peki ne yapmamı dikte buyurursunuz?

– Mollalığa devam. Naaşı kaldırmalıyız en azından.

– Aman efendim. Nasıl kaldırırız?

– Basbayağı kaldırırız işte.


– Yapmayın etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini

– Merak etme ben beceririm. Fakat önce bir gasılhane bulmalıyız.

– Şurada bir mahalle mescidi var lakin?

– Olmaz. Vefat eden sen olaydın nereden kalkmak isterdin?

– Ne bileyim Ayasofya?dan, Süleymaniye’den. En azından Fatih Camii’nden.

– Ayasofya ile Süleymaniye?de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin. Haydi yüklenelim.


Ve gelirler camiye. Siyavuş Paşa sağa sola koşturur kefen, tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa. Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ancak naaş ayan ifade güzelleşir güya. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzü şakilere ayrı. Hem mânâlı bir gülüş okunur dudaklarında.

 

Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin ona keza. Bilinmeyen nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Fakat namaz vaktine hayli vardır daha. Bir ara vezir huzursuz tedirgin yaklaşır:

 

– Sultanım yanlış yapıyoruz galiba

 

– Nasıl yani?

 

– Heyecana kapıldık, cenazeyi sorup araştırmadan getirdik buraya, Kimbilir hanımı vardı belki, ola ki de yetimleri?

 

– Dürüst. Pek ya. Neyse, sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.


BİZİM EFENDİ BİR ALEMDİ

Vezir cüzüne, tesbihine döner, padişah acayip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur, nalıncının evini bulur. Kapıyı ihtiyar bir bayan açar. Hadiseyi metanetle dinler, yarı bu vefatı bekler gibidir.

 

– Hakkını helal et evladım .Belli ki fazla yorulmuşsun.

 

Daha Sonra eşiğe çöker ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar. Ağlar mı? Hayır. Lakin gözleri kısılır, olur ya hatıralara dalar. Neden daha sonra silkinip çıkar hayal dünyasından.

 

– Biliyor musun oğlum?? diye dertli ağlamaklı söylenir, Bizim efendi bir âlemdi vesselâm. Akşamlara değin nalın yapar, ama birinin elinde şarap şişesi görmesin, elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonradan getirip dökerdi helaya.

 

– Niye?

 

– Ümmet-i Muhammed içmesin diye.

 

– Hayret.


BAK ŞU İŞE!

 

Sonradan malum kadınların ücretini öder eve getirirdi.

 

– Ben sizin zamanınızı satın aldım mı, aldım. Öyleyse şimdi dinleseniz lüzum, der çeker giderdi, ben menkibeler anlatırdım onlara. Mızraklı İlmihal, Hüccet-ül İslâm okurdum.

– Bak sen! Irk ne sanıyor halbuki.

 


– Milletin ne sandığı umurunda değildi. Güzel, o daima uzakta mescidlere giderdi. Böylece bir imamın ardından durmalı ancak? derdi, tekbir alırken Kabe’yi görmeli.

– O Kadar imam kaç tane kaldı şimdi.

– İşte bu yüzden Nişanca’ya, Sofular’a uzanırdı ya. Hatta bir gün

– Bakasın Efendi! Sen böyle böyle yapıyorsun lakin komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak besbelli. dedim,

– Içten öyle ya?

– Kimseye zahmetim olmasın! deyip mezarını kazdı bahçeye.

Lakin ben üsteledim.

– Meslek mezarla bitiyor mu? Seni kim yıkasın, kim kaldırsın? dedim.

– Peki o ne dedi?

– Önce uzun uzun güldü, sonradan

– Allah büyüktür hatun, keza padişahın işi ne? dedi.


İşte Nalıncı Baba o adsız sansız Allah dostlarından biridir.


 Esas adı, Muhammed Mimi Efendidir. Bergamalıdır. 


1592 yılında vefat etti. Cenaze hizmetlerini kişisel olarak padişah gördü ve mübareği evine defnetti. 


Kabri üstüne bir kubbe, önüne bir çeşme koydurdu. Bundan Başka bir tekke ile yaşattı adını. Türbesi Unkapanı?nda, Cibali tütün fabrikasının arkasından, Haraçzade Camii karşısındadır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir